İnsanlık tarihi boyunca
sürekli savaşlar, işgaller, talanlar, zulümler oldu, tiranlar, zorbalar
geldi geçti. Devletler yıkıldı, devletler kuruldu. Medeniyetler ve
hatta imparatorluklar hüküm sürdü. Hayat çoğu zaman bir karmaşa bir
kaos içerisinde değişik birlikteliklerle sürdü gitti. Ama yine bu
insanlık tarihi içerisinde kadın konusu gündemden hiç düşmedi.
Tartışıldı, konuşuldu, hakları kısıtlandı veya genişletildi; namus,
edeb, onur, izzet merkezi oldu kadın. Bazen Allah’ın ona verdiği
haklara sahip oldu bazen tümüyle ezildi. Ama gerçek şu ki hayatın
merkezi olan insan konumunda olması gereken kadın; daima nesne olarak
görüldü. Ya sermayeye ya zorbalara ya da fuhuş sektörüne malzeme ve
gündem oldu. İslam tarihi boyunca,
Allah’ın kadını da erkek gibi kul olma sorumluluğuyla yaratıldığı
genelde atlandı. Peygamberin eşleriyle olan ilişkileri hep mitolojik ve
olması mümkün değilmiş gibi masalsı bir şekilde anlatıldı, ama O’nun
uygulamaları hiç dikkate alınmadı. Sanki o davranışlar sadece
peygambere özgü imiş gibi düşünülerek erkek hakim bir dünyada yaşadı
Müslümanlar. Hatta kadını şeytan olarak bile tanımlamaktan ve bu
tanımlamalarına haklılık delili olması için peygamberin ağzından yalan
uydurmaktan bile çekinmediler. İslam harici gelen bilgilerdeki kadınla
ilgili ne kadar olumsuzluk varsa bunu uygulamakta birbirleriyle
yarıştılar. Günümüze gelindiğinde
ise, teknolojik gelişmeler, bilginin akış hızının artması, televizyon,
bilgisayar gibi bir tuşla ulaşılabilecek aletlerle dünyaya açıldık.
Kadını kapital oligarşinin bir metası sayan, cinselliğini kullanarak
kadını nesneleştiren bir hayatı yaşamaya başladık. İlk zamanlar bunlar
bize tuhaf gelirken, bugün normalleşmesine engel olamadık. Kur’an’i bir
eğitim ve peygamberi bir yaşamı kendimize ve çocuklarımıza anlatamaz
hale düştük. Türlü sapkınlıkları postmodern/nihilist bir mantıkla
kabullendik ve “o kişinin kendi cinsel tercihidir, bizi ilgilendirmez”
gibi İslam’ın değerleriyle örtüşmeyecek bir rahatlığa erdik.
Lutilikten, evlilik dışı ilişkilerden rahatsız olmamaya başladık.
Çıplaklığı normalleştirdik ve tesettür anlayışımızı bu çıplaklıkla
yeniden belirledik. “Öteki” olma korkumuz o kadar arttı ki bizden
sizdeniz diyebilmek için Müslüman kadınları onların sermayelerinin,
kapitalist düşüncelerinin önüne attık. Sonra Müslüman erkek de Müslüman
kadın da kendisini tanımlarken kimliğinden, giyiminden utanır hale
geldi. Önce erkekler sonra da kadınların giyim şekilleri değişti.
Müslüman kadınlar toplumdaki kişilikleriyle değil dişilikleriyle ortada
olmaya başladılar. Şimdi ise bu durum gerçekten kronik bir hal almış ve
içinden çıkılması zor bir duruma dönüşmüştür. Ya dört duvar arasına
sıkışmış ve ikinci sınıf vatandaş olmuş ya da dışarılarda özgürlük
adına fıtrat bozucularının malzemesi olmuştur kadın.
Modern dönemde yukarıda anlatılan bir çok durum söz konusu değildir ama, yine kadın merkeze alınarak türlü kötülük uygulanmakta ve kadın üzerinden politikalar üretilmektedir. Özgürlük ve eşitlik kavramlarıyla kadınlara yüklenemeyecekleri yükler yüklenmektedir. Kadının Kur’an’da insan olarak tanımlanması, sorumluklarının erkekten farklı olmaması Allah’a hesap verme noktasında bir eşitliktir ama bunun dışında kadın ve erkekte geçerli olması gereken cari hukuk adalet ve hayat paylaşımıdır. Eşitlik ve özgürlük gibi görece kavramların arkasından kadını cinsel bir meta haline getirmek anlamsız ve fıtrata terstir. Özellikle modern dönemde kadının cinselliği insanlığının önüne geçmiş ve satılan alınan bir mal haline dönüştürülmeye çalışılmıştır. Allah’ın insana verdiği izzeti kadına çok görmüştür modern insan.
Yaratılış itibarıyla kadın ve erkekte bir problem yoktur. Allah
erkek ve kadını birbirine sükunet vermesi için hayatın birer parçası
yapmıştır. Bununla birlikte insan için haksızlığın ve zulmün kaynağı
olmuştur bu cinsiyet farkı. Oysa görülen bir gerçek vardır ki ortadaki
bu haksızlığın ve zulmün müsebbibi ne yalnız başına erkek ne yalnız
başına kadındır. Ama biyolojik, fizyolojik ve ekonomik nedenlerle erkek
hep kendini güç sembolü olarak görmüş ve kadını egemenliği altında
tutmuştur. Böylece erkek hep verici kadın ise hep alıcı olmuş ve
kadının toplumda çizilen rolü bir asalağı tanımlar hale gelmiştir.
Kadına fırsat tanınamadığı için, hep daha cahil, daha yoksul, daha
başarısız, daha yeteneksiz, daha muhtaç gibi sıfatlar takılmıştır. Öyle
ki temelde insan olan erkek ve kadın adeta iki ayrı varlık
olagelmiştir. Yani artık dünyada insan yoktur; kadın vardır, erkek
vardır.
O halde şunun sorulması gerekmektedir: Varoluşumuz nasıldır? İnsani varoluş mu, cinsiyete dayalı varoluş mu? Bizim insani sorumluluğumuz mu var cinsiyet sorumluğumuz mu? Haklarımızı belirleyen insanlığımız mı, cinsiyetimiz mi? Cinsiyetlerimiz kimliklerimiz mi yoksa Allah’ın bizi tanımladığı tamamlayıcılıklarımız mı? Bu sorulara vereceğimiz cevaplar bizim düşünce dünyamızın yansımalarıdır ve düşünce dünyamız değişmedikçe de kadın hakkındaki davranışlarımız değişmeyecektir.
Bugün modern toplumda kadın ve erkeğin eşitlenerek aynileşmesi istenmektedir. Bu isteğin altında şu düşünce yatmaktadır: Erkeklerin hakim olduğu bir toplumda kadını, toplumsallaştırmak adına erkeğin zevk ve eğlence aracı haline getirmektir. Aynı zamanda kapitalist oligarşinin beklentilerinin cevap verecek ucuz iş gücü, bir nevi hizmetçi olmaktan başka bir şey değildir. Yani kadın kendisi olmak yerine yukarıda ifade edildiği gibi başkalarının tanımladığı birisi olmaktan öteye geçemeyecektir. Ne adına? Özgürlük ve eşitlik adına.
Tıpkı batılıların kadın kimliği üzerindeki tanımlamaları gibi Müslüman kadınlarda modern zamanlarda bu tanımlamaları kabullenmektedir. Batılıların kadın kimliği nasıl bedeniyle ve cinselliği ile oluşturulmaktaysa Müslüman kadının kimliğinde de bu öğeler öne çıkmakta ve İslam’ın izzet ve şerefini taşıyan bir giyimi kenara itmektedir. Yani kadına batının tanımladığı hak ve özgürlükler sadece köle olabilme hak ve özgürlüğüdür. Hem de Müslümanların zihniyetlerini iğdiş ederek gönüllü olan bir kölelik.
Modern dönemlerdeki bu gönüllü kadın köleliği sayesinde, kadına
erkekten iki kat yük yüklenmektedir. Gündüz erkekler gibi çalışan
akşamları ise ev işleri, çocuk ve diğer bir çok göreve koşuşturan kadın
erkeğe göre çok daha fazla yıpranmaktadır. Erkeğe bir kadına iki iş;
işte kadın hak ve özgürlüğü.
Yine bu hak ve özgürlük bağlamında kadına yüklenen bir düşünce de “ekonomik özgürlük” anlayışıdır. Bu anlayışa göre kadın erkeğe mahkum olmadan yaşayabilmek ve erkeğin baskı ve sıkıntısını çekmemek için ayaklarının üstünde duracak ve böylece aile parçalanacaktır. Hem emek hem beden hem düşünce sömürgesidir bu.
Yani modernizm kadına ne hak tanırsa tanısın bu hakların tümü erkeklere yarayacak ya da bu haklar uygulanamayacaktır. Dolayısıyla kadın hayattan yine mahrum kalacaktır. Bu mahrumiyet kendini hem din hem de toplumsal görevler konusunda yeterince geliştiremeyecek, gelecek nesilleri yetiştirirken bu eksiklikle yetiştirecektir.
Kur’an’ın bize bildirdiği kadın ve erkek ise, birbirini tamamlayan, birbirine dost ve yardımcı olan ve birbirine muhtaç yaratılmış olandır. Kur’an’a göre toplumsal çatışma olmadığından kadının ve erkeğin görev ve sorumlulukları bellidir ve bunlar yapıldığında Allah’ın razı olması da sağlanır. Kur’an’a göre insan bireyselleşmez, farklılaşmaya çalışmaz, cinsiyet ayrımcılığı ve bedenin meta olarak kullanılmasına izin vermez ve cinsiyetler arasında çatışmayı önermez. Dünyayı erkekleştirip erkeği egemen kılmaz, kadını kendi hakları peşinde koşan bir virane yapmaz. Aile ilişkilerini önemser, duyguları paylaşmayı gösterir, insan ilişkilerinin sıcaklığını ve güzelliğini ifade eder.
Şimdi sorarlım kendimize ey Müslüman erkek ve Müslüman kadınlar; bu kadar mükemmel bir anlayış ve hayata rağmen özgürlük ve eşitlik için bu kadar çaba niye? Neden bu kadar bireyselleşmek isteğindeyiz? Neden Allah’ın bize verdiği hakları unutmuş modernizmin ifade ettiği hakların peşinde koşarız? Neden Allah’ın cennetine talip olmak yerine dünyada bu fıtrat bozucuların cennetine talip oluruz?